Talep hep aynı cümleyle geliyor: "Bu eğitimi e-öğrenmeye çevirelim. Nasıl olur?"
Arkasındaki gerekçe de genelde makul. İnsanları iki gün odaya kapatmak pahalı. Vardiyayı durdurmak zor. Yayılım aylar sürüyor. E-öğrenme ise ne zaman, nerede ve nasıl sorularının üçünü birden çözüyor.
Buraya kadar itirazım yok.
İtirazım sonra başlıyor. Çünkü bu dönüşüm çoğu zaman şöyle yürüyor: sunum alınır, yapay zekâ ile cilalanır, tasarım aracına atılır, araya birkaç soru serpilir, sonuna bir sınav konur ve iş bitmiş sayılır. Bir günlük eğitim, kırk beş dakikalık bir modüle birkaç saatte dönüşebiliyor.
Ortaya çıkan şeye de e-öğrenme diyoruz. Ama aslında dijitalleştirilen, o günün en küçük parçası.
Sınıftaki gün içerik aktarmak için toplanmaz
Bir günlük eğitimde gerçekte ne olduğuna sırayla bakalım.
İnsanlar yeni bir bilgi alır. Sonra o bilgiyi kendi işlerine oturtur; "bizde bu şöyle oluyor" konuşması tam burada geçer. Sonra uygularlar. Uyguladıkları şey için geri bildirim alırlar. Aynı şeyi bir kez daha denerler. Ve bütün bunları ekip arkadaşlarıyla tartışırlar.
Altı iş var ve bilgi almak bunlardan sadece biri.
Dönüşümde taşınan tek şey de o oluyor. Bağlama oturtma, uygulama, geri bildirim, tekrar deneme ve ekip tartışması geride kalıyor. Yani o günün varlık sebebi olan beş işlev.
Sonra altı ay geçiyor ve "e-öğrenmeye geçtik ama eskisi kadar tutmadı" cümlesini duyuyoruz. Tutmaz. Tutması için bir sebep bırakılmadı.
Kesilen neden hep alıştırma oluyor
Burada kendi gözlemimi ekliyorum, çünkü bunun bir mantığı var ve mantığı bilince önlemi de alınabiliyor.
Alıştırma kesiliyor çünkü görünmüyor.
Kırk slaytlık bir modül dolu görünür. Müşteriye sunarsınız, hacim hissi verir, parasının karşılığını almış gibi olur. Üç karar sorusu ise az görünür, ekranda üç sayfa yer kaplar. Oysa o üç soruyu hazırlamak, kırk slaytı hazırlamaktan uzun sürer.
Bir de ölçme tarafı var. Unutmayın, içerik tamamlanma oranı üretir; alıştırma üretmez. Yönetime gösterilecek bir sayı istendiğinde içerik cevap verir. Alıştırma cevap vermez, çünkü onun cevabı davranışta görünür ve orayı kimse ölçmüyordur.
İçerik görünür, ölçülür ve satılır. Alıştırma üçünü de yapmaz. Kesilmesi bu yüzden kolay.
Kanıt ne diyor
Şimdi işin sevindirici tarafı. Eğitimi ekrana taşımak, kendi başına bir kayıp değil.
Web tabanlı eğitimle sınıf eğitimini karşılaştıran kapsamlı bir meta-analiz, iki biçim arasında beklenen uçurumu bulamadı. Bildirimsel bilgide web tabanlı eğitim biraz önde çıktı, prosedürel bilgide iki biçim eşitlendi, katılımcı memnuniyetinde de anlamlı bir fark yoktu (Sitzmann ve ark., 2006).
Asıl bulgu ise şurada: web tabanlı eğitim, sınıf karşılaştırmasından daha fazla alıştırma, geri bildirim ve öğrenen kontrolü sunduğunda öne geçiyordu. Yani farkı yaratan ekran değil, ekranın içindeki yöntemdi.
Bu, alanın eski bir tartışmasını doğruluyor. Clark'ın savunduğu şey şuydu: mecra öğretimi taşıyan kaptır, öğrenmeyi ise içine koyduğunuz yöntem üretir (Clark, 1994). Aynı yemeği tencerede de tepside de servis edebilirsiniz; doyuran şey servis kabı değildir.
Buradan çıkan sonuç dönüşüm tartışmasını tamamen değiştiriyor. Soru "sınıf mı e-öğrenme mi" değil. Soru şu: sınıftaki alıştırma ve geri bildirim döngüsünü ekrana taşıyabildiniz mi?
Taşıdıysanız kayıp yok. Taşımadıysanız mecrayı suçlamayın.
Ama sınıfı da romantikleştirmeyelim
Kanıtın söylemediği şeyleri de yazayım.
Bu meta-analiz 2006 tarihli ve o günden bu yana hem platformlar hem araçlar değişti. Yön hâlâ geçerli, rakamları bugüne taşımak zorlama olur.
İkincisi, ortalamalar aldatıcı. Bu tür karşılaştırmalarda çalışmalar arası dağılım çok geniş; ortalamanın sıfıra yakın çıkması "her ikisi de aynıdır" demek değil, "tasarım kalitesi mecradan daha belirleyicidir" demek.
Üçüncüsü, sınıf da kendiliğinden iyi değil. Bir günlük eğitimlerin çoğu da aslında sunum dinlemekle geçiyor. Odaya girmek alıştırma garantisi vermiyor. Kaybettiğimiz şeyin, hiç sahip olmadığımız bir şey olduğu durumlar az değil.
Bir de kendi kendine ilerleyen çevrimiçi eğitimde bırakma oranlarının yüksekliği sık dile getiriliyor. Bu doğru, ama en çok atıf alan rakamlar açık çevrimiçi kurslardan geliyor; kayıt olmanın bedava, bırakmanın bedelsiz olduğu bir ortamdan. Kurumsal zorunlu eğitime taşımak yanlış olur. Yine de altını çizdiği nokta gerçek: odadan çıkınca sosyal baskı da çıkıyor.
Odadan çıkan üç şeyi geri koymak
Sınıfı savunmak bir strateji değil. Ticari gerçek belliyse, savunma tartışmayı kaybettirir. Doğru hamle, odanın üç işlevini ayrı ayrı ele alıp her birine asenkron bir karşılık kurmak.
Uygulama için karar soruları var. Sunum ekranı değil, kişinin tartıp seçtiği ve sonucunu gördüğü anlar. Geçen hafta bunun nasıl kurulduğunu yazmıştım; işin özü, sahada yanlış yapılması gerçekten bir bedel doğuran anları seçmek.
Bunun bizdeki karşılığı VakaSim. Sektörünüzü ve konunuzu giriyorsunuz, sistem gerçek sahadan çıkmış vakalar öneriyor, birini seçip onaylıyorsunuz ve oynanabilir bir karar simülasyonu LMS'inizde yayına giriyor. En sevdiğim tarafı puanlamasında: tek not vermiyor. İki eksen var, güvenlik ve teslim. Yalnızca temkinli oynayan işi geciktiriyor, yalnızca hızlı oynayan cana mal oluyor. Gerilim de tam buradan doğuyor, çünkü gerçek işte de öyle. Ayrıntısı burada: infinityelearning.com.tr/vakasim
Geri bildirim için ilk amir gözlemi var. Odadaki eğitmenin yaptığı işi, sahada yöneticiye devredersiniz. Bunun için davranış ifadeleri, kısa periyot ve doksan saniyeye sığan bir form gerekiyor; üçünü de daha önce konuştuk.
Burada da yeni Ekibim ekranını anmadan geçemeyeceğim, çünkü bu işin en zayıf halkası yöneticinin unutması. Takip Radarı gecikmiş, sınavda kalmış ve hiç başlamamış kişileri önceliğe göre sıralıyor; her pazartesi sabahı da yöneticiye takip gerektiren kişilerle birlikte bir e-posta gidiyor. Yöneticiyi veriye çağırmıyor, veriyi yöneticiye götürüyor. Sistemin amiri dürtmesi, sizin hatırlatma maili yazmanızdan daha sürdürülebilir. Ekranı üç dakikada anlatan kısa bir video var, anlatmak yerine göstereyim: Ekibinizin eğitim durumu tek ekranda
Ekip tartışması en zoru ve en çok atlananı. Kohort açmak, aynı hafta aynı işi yapan bir grup kurmak, tartışma alanı bırakmak. Tam karşılığı değil ama hiç yapmamaktan iyidir.
Bunları kurmadan yapılan dönüşüm, bir günlük eğitimi kırk beş dakikalık bir bilgi aktarımına indirger. Ve Türkiye'de bu indirgeme çoğu zaman zaten hazır bekliyor, çünkü konuşma "bunu kırk beş dakikaya sığdırabilir miyiz" diye başlıyor.
Asıl pazarlık formatta değil
Kaynağın en değerli cümlesi bence şu: format değişiyorsa, vaat edilen çıktı da yeniden pazarlık edilmeli.
Bir günlük eğitimin sözü şuydu: katılımcı bunu kendi işinde uygulayabilir hale gelecek. İçerikten ibaret kırk beş dakikalık bir modülün sözü bu olamaz; olabileceği şey, katılımcının konuyu bilir hale gelmesi.
Ama modülün içine gerçek karar anları koyduysanız denklem değişir. Simülasyonla desteklenmiş bir modül, katılımcıyı bilir olmaktan çıkarıp uygulamayı denemiş hale getirir. O zaman vaadi geri yükseltebilirsiniz.
İkisi farklı vaatler ve farklı maliyetleri var. Şu farkla ki simülasyon üretmek artık eskisi kadar pahalı değil. Bir zamanlar dallanan senaryo demek haftalarca tasarım demekti; bugün vakayı tarif edip oynanabilir hale getirmek çok daha kısa sürüyor. Yani "bütçe yetmez" cümlesi eskisi kadar geçerli değil.
Bu konuşmayı iş başlamadan yapmak zorundasınız. Sonrasında yapıldığında mazeret gibi duruyor. Öncesinde yapıldığında ise çoğu zaman şaşırtıcı bir şey oluyor: kurum, alıştırma ve geri bildirim için ek bir bütçe ya da ek bir zaman aralığı bulabiliyor. Çünkü ilk kez ne kaybedeceğini somut olarak duymuş oluyor.
Bir sonraki dönüşüm talebinde teklifinize tek bir cümle ekleyin:
Bu formatta katılımcı konuyu bilir hale gelir. Uygulayabilir hale gelmesi için şu üç şeyi de kurmamız gerekir: uygulama anları, geri bildirim ve ekip tartışması.
Kurum bu cümleyi okuduktan sonra "yine de sadece bilgi olsun" diyebilir. Diyebilmeli de. Eğitim ve gelişim yöneticisi olarak sizin işiniz kararı vermek değil, kararın neye mal olduğunu masaya koymak.