Öğrenme Tasarımı

Eğitimin En Çok İşe Yarayan, En Az Kullandığımız Aracı: Bir Kalem

Öğrenmeyi en çok işe yaradığı kanıtlanmış etkinliklerden biri, kurumsal eğitimde en az kullandığımız şey. O şey bir kalem ve boş bir kâğıt. Onlarca yıllık okul araştırması yazmanın gücünü gösteriyor; biz ise flip chart'a ve klasöre kaldırılıp bir daha açılmayan aksiyon planı formuna takılıp kaldık. Bu yazıda önce kanıta, sonra sahadaki beş pratik yola bakıyoruz…

İÖ İlkay Öztürk
· · 6 dk okuma
Eğitimin En Çok İşe Yarayan, En Az Kullandığımız Aracı: Bir Kalem

Şimdi sizlere farklı bir konudan söz etmek istiyorum. Kurumsal öğrenme dünyasında ilginç bir çelişki var. Öğrenmede en çok işe yarayan kanıtlanmış bir etkinlik var, ama onu kurumsal öğrenme dünyasında neredeyse hiç kullanmıyoruz. Peki nedir o şey? Sadece bir kalem ve boş bir kâğıt.

Okullar ve üniversiteler onlarca yıldır bir kişinin öğrendiği konuyu yazdığında ne olduğunu araştırıyor. Kurumsal eğitim ise bu soruyu neredeyse hiç sormuyor; en önemli araç olan yazma eylemi PDF, Word ve Excel'lere tıkılıp kaldı.

Size bir itirafta bulunayım, ben de yazmanın hastası değilim, ama bazen kendimi zorluyorum ve gerçekten de hem düşünceyi derinleştirdiği hem de dağınık fikirleri birbirine bağlayıp sentezlettiği için etkisi inanılmaz. Tasarladığım her projeye bir yazma anı sıkıştırmaya çalışırım. Ve her seferinde şu şaşkınlığı yaşıyorum: Bir kuruma "çalışanlarınız burada bir şey yazacak, yazmalı" diyorum, sanki çok tuhaf bir talepte bulunmuşum gibi bakılıyor.

Şimdi gelin bu kısa girişten sonra yazıda önce yazmanın neden işe yaradığının kanıtına, sonra da onu sahada kullanmanın beş pratik yoluna bakalım.

Kanıt ne diyor

Konunun en kapsamlı yakın tarihli meta-analizi; fen, sosyal bilimler ve matematik alanında 56 deney ve 6.235 öğrenciyi inceledi ve genel etkiyi g = 0,30 buldu (Graham ve ark., 2020). Sade bir dille: Konu hakkında yazan ortalama bir kişi, yazmayanların yaklaşık %61'inden daha iyi performans gösterdi. Bir kalem ve on dakikaya karşılık hiç de fena bir getiri değil. Üstelik etki; hatırlama, anlama ve uygulama ölçümlerinin hepsinde ortaya çıktı.

Daha eski, 48 okul programını kapsayan bir meta-analiz ise daha küçük bir ortalama etki (d = 0,17) bulmakla birlikte iki kritik ayrıntıyı gösterdi (Bangert-Drowns ve ark., 2004):

Yazmanın işe yaramasının altında iyi bilinen üç zihinsel mekanizma yatıyor:

Ama abartmayalım — sınırları da var

Dürüst olalım: Yukarıdaki etki büyüklükleri mütevazı. g = 0,30 "oyunun kurallarını değiştiren" bir şey değil, faydalı bir dürtme. Yazmak ucuz bir müdahale ve küçük-orta bir getirisi var; çoğu bağlamda makul bir takas.

İkincisi, kanıtın neredeyse tamamı okuldan geliyor. Bunu yetişkinlere ve işe dönük becerilere taşımak bir ekstrapolasyon. Altındaki mekanizmalar iyi genellendiği için savunulabilir bir ekstrapolasyon, ama yine de bir varsayım olduğunu unutmayalım.

Buradan iki pratik uyarı çıkıyor:

Bir de erişilebilirlik meselesi var ve bunu tasarım aşamasında sormamız şart. Yazılı görevler; disleksisi olanı, ikinci-üçüncü bir dilde çalışanı, motor güçlüğü olanı ve okulda "sen yazamıyorsun" denip buna inanmış herkesi zorlayabilir. Her zaman eşdeğer bir yol açık olmalı — bir sesli not, bir eşle sözlü paylaşım — ve yazının kalitesi asla değerlendirilmemeli. Çünkü yazı, düşünmenin aracıdır; geliştirmeye çalıştığımız şeyin kendisi değil.

Yazı neyi çözer, neyi çözmez

Yazmak, hedef anlama ya da planlama olduğunda işe yarar: Bir kavramı oturtmak, birinin bir ayrımı gerçekten kavrayıp kavramadığını görmek, kafa karışıklığını yüzeye çıkarmak, muğlak bir niyeti eyleme dönüşecek kadar somutlaştırmak.

Fiziksel ya da prosedürel bir beceri söz konusuysa katkısı azdır; orada performansı ilerleten şey, geri bildirimle yapılan tekrardır. Ve şunu net söyleyeyim: Yazı, çevresel engelleri asla çözmez. Kimse bugüne kadar bozuk bir süreçten, eksik bir iş yardımından ya da eğitimin istediği davranışı cezalandıran bir yöneticiden yazarak kurtulmadı. İş yerindeki performans sorunlarının çoğu tam da buradan doğar — ve orası yazının alanı değildir.

Beş pratik yaklaşım

1. İki dakikalık hatırlama. Oturumun doğal bir molasında herkesten notlarını kapatmasını, kâğıdı ters çevirmesini ve az önce işlenen konuyla ilgili hatırladığı her şeyi yazmasını isteyin. İki-üç dakika yeter, kimsenin yazdığını paylaşması gerekmez. Sonra materyali tekrar ekrana getirin; herkes kendi boşluğunu görsün asıl değer oradadır. Aynı soruyu bir hafta sonra, habersiz ve önden gözden geçirme fırsatı vermeden bir e-postayla yollarsanız, tek bir mesaj bedeline aralıklı tekrar (spaced retrieval) satın almış olursunuz.

2. Kafa karışıklığı günlüğü. "Bu konunun en emin olmadığınız kısmı hangisi ve emin olmak için neye ihtiyacınız olurdu?" Bangert-Drowns'ın daha güçlü etkiyle ilişkilendirdiği üstbilişsel soru tam da budur. İkinci bir iş daha görür: Tasarımınızın insanları nerede yüzüstü bıraktığına dair size canlı teşhis verisi verir. Cevapları anonim toplayın, molada okuyun, bir sonraki bölümü ona göre ayarlayın.

3. Burada olmayan birine anlat. Katılımcılardan, oturumu kaçıran bir meslektaşları için konunun kısa bir açıklamasını yazmalarını isteyin — hem de o kişinin anlayacağı seviyede. "Özetle" demek kopyalama üretir; "şu kişiye anlat" demek, self-explanation araştırmasının desteklediği yeniden kurmayı zorlar.

4. Yazılı eğer-o zaman planı. "Ne yapacaksınız?" sorusunu sabit bir formatla değiştirin: "Eğer [şu somut durum] olursa, o zaman [şu somut eylemi] yapacağım." Bu formdaki uygulama niyetleri (implementation intentions), 94 bağımsız testte hedefe ulaşmada orta-büyük bir etki üretti (Gollwitzer ve Sheeran, 2006). Formatta ısrar edin ve oda terk edilmeden önce yazdırın — "sonra yaparım"a bırakmayın.

5. Gerçek bir çıktı yazdırın. İş hakkında yazmak yerine, doğrudan işi yazdırın: O müşteri e-postasını, o olay bildirimini, o risk değerlendirmesi notunu, o gelişim geri bildirimini. Bunu yazı-ile-öğrenme literatürü doğrudan desteklemiyor; gerekçesi görev hizası — ürettiğiniz şey işin kendisine benziyor ve üzerine geri bildirim verebiliyorsunuz. Buraya ekliyorum çünkü kendi atölyelerimde fazlasıyla işe yaradığını gördüm.

Peki ya ekran başındaki e-öğrenme?

Yukarıdaki beş yaklaşım sınıfta kolay. Asıl zorluk, kimsenin başında durmadığı, herkesin kendi hızında ilerlediği e-öğrenmede yazmayı canlı tutabilmek. İşin güzel yanı, dijitalde yazmayı bir "etkinlik" olarak eklemek zorunda değilsiniz; doğrudan oynatıcının içine gömebilirsiniz.

Kendi tarafımızda, InfinityLMS'te denediğimiz model tam olarak bu. Çalışan eğitimi izlerken ekranın yanında not alabiliyor; bu özellik eğitim bazında açılıp kapatılabiliyor, yani her içeriğe zorla dayatılmıyor — anlama ve planlama ağırlıklı içeriklerde açılıyor, saf prosedür tekrarında kapalı kalıyor. Alınan notlar kişide kayıtlı kalıyor ve gerektiğinde toplu olarak dışa aktarılıp yazdırılabiliyor.

Bunun neden önemli olduğunu yukarıda zaten konuştuk: "İki dakikalık hatırlama" ya da "kafa karışıklığı günlüğü" gibi bir görev, canlı bir oturuma ihtiyaç duymadan içeriğin akışına yerleşiyor. Öğrenen kendi boşluğunu görüyor; eğitim ekibi ise o notlardan hem katılımı hem de tasarımın nerede takıldığını okuyabiliyor, üstelik bunu AI desteğiyle sunuyoruz fikir müthiş değil mi sizce de? Teknoloji burada amaç değil, yalnızca o sessizliğe dijitalde yer açmanın bir yolu.

Sessizliğe yer açmak

Bu yaklaşımların hiçbiri yeni bir teknoloji ya da bütçe istemiyor. İşe yaramalarının bir nedeni bu; gözden kaçmalarının da. İstedikleri tek şey, insanlar yazarken o sessizlikte oturmayı göze alan bir eğitmen ve oturum zamanının bir kısmını biraz "tuhaf" hissettiren bir şeye ayırmayı kabul eden bir tasarımcı.

Bir dahaki eğitiminizde flip chart'ı bir kenara bırakıp herkese bir kalem verin. Sonra da konuşmayın. Bakın bakalım o sessizlikte ne öğreniliyor. Sevgi ve saygılarımla...

Bu yazıyı beğendin mi?

Bültene abone ol, yeni yazılardan haberdar ol.