Kurumlarda "bu veriler bulutta duruyor" dediğimizde herkesin kafasında aynı görüntü beliriyor: beyaz, hafif, uçuşan bir şey. Ben de yıllarca böyle anlattım. Kolay anlaşılıyor, kimse itiraz etmiyor, konu kapanıyor.
Oysa bulut diye bir şey yok.
O bulutun gerçek adı şu: kasaba büyüklüğünde binalar. İçinde otomobilden pahalı çipler, sistemleri soğutmak için tonlarca su ve küçük bir şehri idare edecek kadar elektrik var. Siz bir soru sorup cevabı bir saniyede aldığınızda, o cevap İrlanda'daki ya da Kuzey Virginia'daki bir binada üretiliyor, bir kablodan geçip size geliyor ve arkasında ölçülebilir bir elektrik faturası bırakıyor.
Size bir itirafta bulunayım. Bir eğitim projesinde "video üretimini yapay zekâya yaptıralım, maliyeti düşer" dediğimde, düşen maliyetin nereye gittiğini bir kere bile düşünmemiştim. Benim tarafımda maliyet gerçekten düşmüştü. Sadece fatura başka birine kesiliyordu.
Bu yazı, o görünmeyen tarafın fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Önce rakamlara, sonra Türkiye'nin bu tabloda tam olarak nerede durduğuna, en sonunda da bizim işimize, yani eğitim ve gelişim tarafına ne düştüğüne bakacağız.
Rakamlar ne diyor
Veri merkezlerinin küresel elektrik tüketimi 2025'te kabaca 485 TWh düzeyindeydi ve 2030'a kadar iki katına, yaklaşık 950 TWh'ye çıkması bekleniyor (IEA, 2025). Sade bir dille: bu, bugün Japonya'nın toplam elektrik tüketiminden biraz fazlası. Bir ülke kadar elektrik, tek bir sektör için.
Bu yüzden bir kavram doğdu: hesaplama jeo-arbitrajı. Şirketler dünyayı bir menü gibi tarıyor; elektriğin en ucuz, iklimin en soğuk, mevzuatın en esnek olduğu yeri arıyorlar. Norveç'in dondurucu bir kasabasıyla Suudi Arabistan'ın çölü, aynı işin fiyatı için birbiriyle yarışır hale geldi. Bunu ilk duyduğumda tuhaf bulmuştum; sonra mantığını anladım. Soğuk hava, düşük soğutma faturası demek.
Bu zincirin ne kadar kırılgan olduğu da az konuşuluyor. Çipin tasarımı Amerika'da, üretimi Tayvan'da, o fabrikaları mümkün kılan litografi makineleri Hollanda'da, çipi besleyen bellek Güney Kore'de. Yani hiçbir ülke bu zincirin tamamına sahip değil ve herkes bir diğerine mecbur. Amerika'nın Çin'e gelişmiş çip satışını kısıtlaması da tam olarak bu yüzden bir silah sayılıyor.
Enerji tarafında en çarpıcı gelişme ise nükleerin geri dönüşü. Amazon ve Google küçük modüler reaktörler için anlaşmalar imzaladı. Microsoft ise elli yıl önce Amerika'da nükleer korkunun sembolü olmuş Three Mile Island reaktörünü, sırf veri merkezlerini beslemek için yeniden devreye alma yoluna gitti. Bir teknolojinin ne kadar elektriğe ihtiyaç duyduğunu anlatan bundan iyi bir cümle bulamıyorum.
Peki Türkiye bu tablonun neresinde
Burası işin bizi ilgilendiren kısmı ve sanılandan somut.
Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı (2026-2030) iki net hedef koyuyor: veri merkezi altyapısı, bulut ve yapay zekâ için en az 10 milyar dolar özel yatırımın seferber edilmesi ve 2030'a kadar ülkedeki veri merkezlerinin kurulu kapasitesinin en az 1 GW'a çıkarılması. Ayrıca kamu yatırım programlarının en az %2'si yapay zekâ projelerine ayrılacak.
1 GW ne demek, birlikte hesaplayalım. Türkiye'nin toplam elektrik kurulu gücü 2026 Haziran sonu itibarıyla 126 bin megavatı aştı (TEİAŞ, 2026). Ama asıl karşılaştırma kurulu güçte değil, tüketimde. Veri merkezleri rüzgâr gibi çalışmaz, gece gündüz sabit çeker. 1 GW tam kapasite çalışırsa yılda kabaca 8,8 TWh eder. Türkiye'nin yıllık elektrik tüketimi 350 TWh dolayında. Yani hedef tutarsa, ülkenin elektriğinin kabaca kırkta biri veri merkezlerine gidiyor olacak.
Bir de bize özgü bir dezavantaj var, açıkça söyleyelim: Norveç'in soğuğu bizde yok. Bizim iklimimizde soğutma daha pahalı ve elektriğin önemli bölümünü ithal ettiğimiz kaynaklardan üretiyoruz. Coğrafi konum ve Avrupa ile Asya arasındaki hat bir avantaj; ucuz enerji ve serin hava bir avantaj değil.
Ama planın içinde, bizim mesleğimizi doğrudan ilgilendiren üçüncü bir hedef daha var ve nedense en az konuşulan o: 10 bin ileri düzey yapay zekâ uzmanı ve 100 bin yapay zekâ uygulama uzmanı yetiştirmek.
Yüz on bin kişi. Bu bir donanım hedefi değil. Bu bir eğitim hedefi.
Ama abartmayalım, sınırları da var
Dürüst olalım: bu yazıdaki 2030 rakamlarının hepsi tahmin. Senaryolar, ölçüm değil. Enerji kurumları bile tek bir rakam vermiyor, aralık veriyor; talep beklenenden yavaş da büyüyebilir, çip verimliliği beklenenden hızlı da artabilir.
Yukarıdaki "kırkta bir" hesabı da benim kaba hesabım. 1 GW kurulu kapasite, o kapasitenin sürekli tam dolu çalışacağı anlamına gelmez. Yönü doğrudur, virgülden sonrası değil.
Balon tartışmasına da tek taraflı bakmayalım. En büyük teknoloji şirketlerinin altyapıya yarım trilyon doları aşan harcama yaptığı doğru ve bu, yirmi beş yıl önceki dotcom dönemine benzetiliyor. Ama dotcom'da da teknoloji gerçekti; balon olan zamanlamaydı. İkisini karıştırmamak lazım.
Ve ters yön: "yapay zekâ gezegeni tüketiyor" cümlesi de fazla. Veri merkezleri küresel elektriğin yaklaşık %3'ünü kullanıyor. Bu ne sıfır ne felaket. Büyüme hızı önemli, mevcut seviye değil.
Ne değişir, ne değişmez
Değişir: Yapay zekânın bedava olduğu dönem bitiyor. Bugüne kadar bu maliyeti yatırımcılar sübvanse etti; artık faturaya, elektrik fiyatlarına ve kurumsal bütçelere yansımaya başladı. Erişim de artık teknik değil, siyasi bir mesele.
Değişmez: Kurulan hiçbir megavat, o gücü kullanan kurumun işini iyileştirmiyor. 1 GW kapasite, kötü tasarlanmış bir eğitimi iyi hale getirmez. Altyapı bir imkândır, sonuç değildir.
Ülkeler donanım yarışını konuşurken, o donanımı kullanacak insanı kimin yetiştireceğini konuşan az. Oysa boş bir veri merkezi de elektrik yakar.
Bize, eğitim ve gelişim tarafına ne düşüyor
- 110 bin kişilik hedefi ciddiye alın. Bu hedef bir kurumun değil, bir ülkenin taahhüdü ve karşılığı doğrudan eğitim. Kurumsal eğitim tarafında çalışıyorsanız önümüzdeki dört yılın en büyük talep dalgası burada. Şimdiden program, ölçme ve eğitmen kapasitesi düşünmeye başlayın.
- "Bulut" kelimesini kurumda kullanmayı bırakın. Yerine verinin fiziksel olarak nerede durduğunu söyleyin. Bu bir dil meselesi değil; KVKK, veri egemenliği ve tedarikçi bağımlılığı konuşmalarının hepsi bu cümlenin üstüne kuruluyor. Ekip "bulutta" dediği sürece kimse yeri sormuyor.
- Üretim maliyetini tasarımın içine koyun. Her modüle video, her konuya yüz soru üretmek artık teknik olarak kolay ve bu yüzden tehlikeli. Bir eğitimi tasarlarken birim maliyeti de yazın. Ucuz olan şey bedava değil.
- Yeni bir ihtiyaç kalemi doğuyor, görmezden gelmeyin. Veri merkezi kurulan yerde soğutma, yüksek gerilim, saha güvenliği ve iş sağlığı eğitimleri doğar. Bu, önümüzdeki yıllarda kurumsal eğitim tarafında somut bir talep başlığı olacak.
- Farkındalık eğitimlerine fiziksel gerçeği ekleyin. Çalışanlar yapay zekâyı sihir sandığı sürece ne maliyetini ne riskini doğru tartıyorlar. Tek bir slaytta "bu cevap nereden geliyor" anlatmak, saatlerce süren araç eğitiminden daha çok iş görüyor.
- Kendi kurumunuzun tüketimini ölçün. Kaç kişi, hangi işte, ne sıklıkla kullanıyor? Bunu bilmeyen kurum, gelecek yıl gelen faturayı da yorumlayamaz.
Kapanış
Yirminci yüzyılın haritası petrol yataklarının etrafında çizilmişti. Yeni harita hesaplama gücünün etrafında çiziliyor ve bu sefer kaynak yerin altından çıkmıyor, insan eliyle üretiliyor. Aradaki en büyük fark da bu: petrol bekledikçe değerini korur, çip bekledikçe erir.
Türkiye'nin bu haritadaki yeri, kaç megavat kurduğuyla ölçülecek gibi duruyor. Bence yanlış ölçü.
Asıl belirleyici olan, o megavatları kimin kullanmayı bildiği olacak. Donanımı parayla alırsınız; onu anlamlı işe çevirecek insanı ise ancak yetiştirirsiniz.