— o meşhur "Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var" şiirine saygıyla
Ayda iki yüzün üzerinde e-öğrenme içeriği üretiyoruz. Bazı aylar daha fazla. Bu, kulağa bir rakam gibi gelir ama benim için bir rakam değil; her biri birinin karşısına geçip vaktini vereceği, gözünü, kulağını, dikkatini emanet edeceği bir ekran. Otuz yıldır bu işin içindeyim ve şunu öğrendim: çok üretmek, iyi üretmenin garantisi değil. Tam tersine, çok üreten herkesin er ya da geç aynı tuzaklara düştüğünü gördüm. Aynı beş tuzağa.
Bu yazı, o tuzaklardan çıkardığım derslerin yazısı. Kimseden ödünç almadım; kendi ürettiklerimin üstünde, kendi hatalarımın üstünde öğrendim. Onun için başlıkları da o eski, içime işlemiş şiirin sesiyle attım. Çünkü içerik üretmek de, tıpkı yaşamak gibi, ya yoğunluğuna yapılır ya da hiç yapılmasın.
İçerik Üretimindeki Tuzaklar ve Çözümleri
1. Hikâyeyi Sonuna Kadar Taşımak
Bir hikâye anlatacaksan, sonuna kadar taşıyacaksın. Hikâyeyi yarıda bırakmayacaksın.
En çok yaptığımız hata buydu, en uzun süre de bununla uğraştım. Bir senaryo kuruyoruz, karakterimiz var, bir derdi var, sahneye giriyor; tam öğrenmenin kalbine geldiğimiz yerde hikâyeyi kenara bırakıp bilgiyi üst üste yığıyoruz. Sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi karakter geri dönüyor. Arada açılan o boşlukta öğrenci yalnız kalıyor.
Oysa hikâye bir süs değil, taşıyıcı kolon.
Bir model anlatacaksan o modeli hikâyenin içinde anlatacaksın, kurduğun sahneye bağlayacaksın, karakterin başına gelen şeyle aynı cümlede vereceksin. Öğrenciyi hikâyeden çıkarıp bilgiyi teslim edip tekrar içeri sokmak yok. Çünkü dışarı her çıkışta, içeri her dönüşte, zihin kopan ipi yeniden bağlamakla uğraşıyor — ve bu, öğrenmeye ayrılması gereken enerjiyi sızdırıp götürüyor. Anlatmaya başladıysan, son sahneye kadar bırakmayacaksın elini.
2. Hayattan Sorular Sormak
Soracaksan, ezber değil hayat soracaksın. Sorunun kıymeti, işe ne kadar yakın durduğundadır.
Yıllarca "doğru cevabı işaretle" sorularıyla doldurduk içerikleri. Ölçtüğümüzü sandık. Oysa o soru sadece bir şeyi ölçüyordu: kişi o bilgiyi aklında birkaç dakika tutabiliyor mu. Tutabiliyordu. Ertesi gün sahaya çıkınca tutamıyordu.
Asıl soru, kişiyi kendi işinin içine atan sorudur. "Şu durumda ne yaparsın?" diyen, gerçek bir anı önüne koyan, karar verdiren soru. Her şey kocaman bir senaryo olmak zorunda değil — ama her soru, sorulduğu kişinin gerçekten yaşayacağı bir ana mümkün olduğunca yaklaşmalı. Ezber, "biliyor mu"yu ölçer. Bağlama oturmuş, uygulamalı bir soru ise "yapabilir mi"yi yoklamaya başlar. Biz insanları sınavdan değil, sahadan geçirmek için bu işi yapıyoruz.
3. Görsel Bütünlüğü Korumak
Gözleri yorulmayacak bakmaktan, bitkin düşmeyecek çirkin ekranlardan. Bir deneyimi göze de borçlusun.
Yapay zekâ hayatımıza girdiğinden beri görsel üretmek çok kolaylaştı. O kadar kolaylaştı ki tehlikeli oldu. Bir ekranda bir tarz, diğerinde bambaşka bir tarz; burada çizilmiş bir insan, orada apayrı bir el. Tek tek baktığında belki güzel. Ama yan yana koyduğunda öğrenci içerikten kopuyor, "bu resimde ne oluyor, neden bu böyle" diye uğraşmaya başlıyor. Dikkatini, öğrenmesi gereken şeye değil, çözmesi gereken görsel bilmecesine harcıyor.
Bir kurs boyunca görsel dili bütün olmalı: stili, ölçüsü, insanı çizişi, nesneyi gösterişi, diyagramın mantığı — hepsi aynı elden çıkmış gibi durmalı. Hele ticari bir işse bu daha da kritik, çünkü tutarsızlık insana "ucuz iş" dedirtir; ve insan, güzel görünen şeyi otomatik olarak daha kullanışlı, daha güvenilir sanır. Tek bir görselin ne kadar iyi olduğu değil, setin bütünlüğü belirler işin kalitesini. Öğrencinin gözü, çirkin ve dağınık ekranlara bakmaktan bitkin düşmemeli. Yorduğun göz, kapadığın akıldır.
4. Erişilebilirliği Sağlamak
Kapıyı herkese açık bırakacaksın. Eşikte kimseyi bırakmayacaksın.
Erişilebilirlik, "vakit kalırsa yaparız" denecek bir lüks değil; işin tabanı. Bir görselin var, ekran okuyucusu okuyacak — o görselin işi ne? Süsse, boş geçilecek ki okuyucu takılmasın. Bilgi taşıyorsa, ne taşıdığı kısa ve net yazılacak. Kocaman bir infografikse, gören biri ne anlıyorsa görmeyen de aynısını anlayacak kadar uzun anlatılacak. İlk tavsiyem o devasa infografiklerden kaçınmaktır zaten; mecbursan yükünü sonuna kadar taşıyacaksın.
- Renk kontrastını ciddiye alacaksın — okunmayan metin yazılmamış metindir.
- Videon varsa altyazısı ve dökümü olacak, üstelik 2026'da bu artık tartışma konusu değil; mümkünse izleyemeyene, dinleyemeyene tam bir alternatif sunacaksın.
- İnsan duraklatabilmeli, geri sarabilmeli, baştan izleyebilmeli.
"Üzerinde çalışıyoruz" deme dönemi bitti. Erişilemeyen bir deneyim, ne kadar şık olursa olsun, eksik bir deneyimdir.
5. Başlıklarla Kalbe Dokunmak
Adını koyarken, kalbe dokunacaksın. İlk cümle, son şansındır.
E-öğrenmenin çoğu kurumda kötü bir ünü var; bunu kabul edelim. Yani daha başlamadan geriden başlıyoruz. İşte tam burada başlık devreye giriyor — başlık ve açılış ekranı, bizim manşetimiz. Birine "bu sana vakit kaybettirmeyecek, işine yarayacak" deme anı orası.
Konuyu değil, kişinin eline geçecek değeri yazacaksın. Soyut bir başlık ("İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimi") kimseyi içeri çekmez. Ama o kişinin sahada yaşadığı gerçek durumu, onun kendi diliyle anlatan bir başlık — "şu sorunla karşılaşınca ne yapacağını burada öğreneceksin" diyen bir başlık — daha ilk ekrandan önce niyeti değiştirir. İçeriğin ne kadar iyi olduğunu sonra göstereceksin; ama önce o kapıdan içeri girmesini sağlayacaksın. Adını öyle koyacaksın ki, başlıkta dururken bile dokunacak.
Son Söz
Bu beşi zor işler değil. İşin güzel tarafı da bu: aynı boşlukları herkeste, her ay gördüğüm için biliyorum ki düzeltmesi de aynı şekilde herkes için mümkün. Hikâyesini sonuna kadar ören, hayatın içinden soru soran, görsellerini bir arada tutan, kapısını herkese açan ve dikkati başlığıyla hak eden bir içerik — insanı yormadan, küçümsemeden, kandırmadan gerçek bir yetkinliğe taşır.
Ayda iki yüz içerik üretmenin bana öğrettiği tek bir şey varsa o da şu: çoğaltmak kolay, çoğaltırken kaliteyi korumak iştir. Yaşamak gibi. Yaptın mı, yoğunluğuna yapacaksın bir işi. Yoksa hiç başlama.
— İlkay Öztürk, Infinity E-Learning